“Tam Bir Kahve Meftunuyum” Mesut Yar

Mesut’un hayatı milyonlara “Yar” olmadan önce oldukça acı veren detaylara sahip. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarınız çok da “mesut” geçmemiş. Nasıl bir hayattan geliyor Mesut Yar?

Bunu bir travma haline getirmekten kaçındım yıllar boyunca. Acı sat­mak çok kolay, oradan vicdan sağ­mak da öyle. Sonuç itibarıyla yetim ve öksüze hala belli oranda bir acıma hissi taşıyor insanlar.

Benden çok daha zor hayatlardan geçmiş insanlar var. Başarmışlar çoğu da. Ayakta kalabilmeyi, umuda tutu­nabilmeyi, kendilerini su üstünde tutacak bir can simidi bulabilmeyi. Erken yaşta kaybettiğim babam ve annemin yokluğunu bir kenara koyarsak, bir hayli yoksunluk çeken bir küçük aileden geliyorum. Anne­annem ‘in gayretleriyle okudum, onun deyişiyle “adam olmaya” çalıştım.

Kolay olmadı elbet. Pro­fesyonel hayatın acımasız yüzüyle henüz ergenlikte tanıştım. Motorcu çıraklığından hamallığa kadar, tesviye işçiliğinden boya atölye­lerinde kumaş boyamaya kadar bir sürü işle uğraştım!

Hayat sert ve zorluydu. Çaresizlik sığınabilece­ğim bir şey değil. Insan belki elinde olmasa da kaderin ona açtığı kapılardan geçebilmek için zorluyor bir şeyleri. Ben de zorladım ve zor­landım biraz. Ama daha büyük acıların yanında benimkisi inanın çok mütevazı kalır…

Zorluklarla mücadelenin en “zor” kısmı ne?

Zorda olduğunu bilmek. Limitsiz bir yalnızlık duygusu. Kalabalıklar şenliklerden hoşlanır. Yoğun gü­rültü arasında çığlığınızın aslında cılız bir ıslık gibi duyulduğunu fark ettiğiniz zaman yalnızlığı kavrıyor­sunuz. Ama zor, aynı zamanda oyunu bozan bir şey.

Ben hayatı bir oyun olarak görmedim ama yerleşik sistemin ya da yılgınlığın dışına kaçabilecek patikalar bul­dum. İyi bir Survivor denemesiydi o yıllar. Ve galiba patikalardan küçük çiziklerle çıkarak ulaştım otobana. Ha, canım yanmadı mı; yandı elbette. Fakat eni konu hayat ısırdıkça kanatan bir şey değil mi. O ısırdı, ben kanadım. Ta ki kendi yaralarıma kendi kabuklarımı üretene kadar…

Şans ne zaman yüzünüze güldü, “yırttım artık” dediniz dönüm noktası ne?

 Öyle bir noktada görmedim hiç kendimi. İnsan hiçbir zaman tam olarak yırtamıyor çünkü. Bugün elli yaşına geliyorum ve hala bir şeyler öğreniyorum yaşamaya dair. Kandırılıyorum, dolandırılıyorum, ahmak yerine konuyorum ve tüm bunlar beni zenginleştiriyor. Ama sanırım fırtınaya en yakın hisset­tiğim nokta Arkeoloji eğitimine başladığım ilk gündü.

Gözlerim ve fikrimin açıldığını gördüm. Her şeyi sil baştan kurgulayıp, hayata 360 derecelik bir açıyla bakıla­bileceğine inandım. ve sonrası gazetecilik serüveni. Şiddetli, sert ama severek içine girdiğim dikenli çemberin yırtıkları… Ekranlarda yüzünüz hep gülüyor, komik bir insan profili çiziyorsunuz. Gerçek hayattaki Mesut da gerçekten komik mi? Bir şeyleri başkalarından saklamak için en güzel örtüdür tebessüm. Ama tilki ya da çıyan tebessümü değil.

Ben güler yüzlü bir adamım diplomaside. İç işlerim ise o denli komik değildir doğrusu. Kimi zaman kafam önümde arşınlarım caddeleri. İnsanlarla göz göze gelmemek için. Çünkü bitip tükenmek bilmeyen bir utanma duygusu, tuhaf bir mahcubiyet vardır bende. Sanırım bunları bir erdem sayarsak hayattaki en iyi silahlarım da bunlardır. Ha, kendime ve etrafıma gülerim. Güldürmeyi severim. Soğuk zekaya, kara komediye bayılırım; o ayrı…

HBB’den “Gece Hattı”na transferiniz dünya televizyon tarihine geçecek cinsten. Bu heyecanlı süreci bizimle paylaşır mısınız?

Hayatımda hiç transfer tadı yaka­layamadım. Açıkçası her şeyi ucundan kaçırmak gibi kimine göre talihsiz kimine göre de hayırlı bir tarafım var. Bahsettiğiniz süreçte insan hayatında görebileceği en tuhaf mekik duygusunu yaşar. Ben yaşadım. Üç ayrı kanal sizi istiyor ve her gece tütün rekoltesine fiyat belirler gibi komisyonlar bir araya gelip belirliyorlar fiyatınızı.

O güne kadar hiç görmediğim ve duymadığım rakamlardan bahsediliyor. Bir alıyorsan 20 öneriyorlar. Ben ne mi yaptım; 15 olsun, mutlu olayım dedim ve kendi maaşlı kaderimin efendisi oldum. Tersini yapsaydım şimdi yalıda oturuyor olurdum ama bir konserve kutusu bile içinde rahat edebiliyorsanız yalıdan çok daha ferahtır kimi zaman. O dönem “hayır” dedik­lerim haklarını helal etsinler; sa­yelerinde bugün fakir ama gururlu bir Mesut Yar var. Yani kısmen fakir diyelim (gülüyor).

En çok hangi ismi konuk etmekten keyif aldınız?

Sezen Aksu enfesti. Nilüfer çok samimiydi. Selda Bağcan fazlasıyla hakiki. Ama Sacit Aslan’ı ayrı bir yere koyarım. Hani o mümtaz ama ekşi suratlı bilmiş hocaların yerine, hayatın bizzat tekerinin içinden geçen dingilin analizini yapan muhteşem bir adamdır kendisi. Çok seveni yoktur ama sohbeti, tadından yenmez. Sevince de müp­telası olursunuz!

Türk izleyicisi televizyonda ne görmek istiyor? Hangi beklentilerle televizyon izliyor?

Beni görmek istedikleri kesin. 25 yıldır televizyondayım. Şaka tabii. Parasız satın alabildiğimiz tek eğlence hattı TV ekranı. Bu yüzden verilenden daha fazlasını talep ediyoruz hoyratça. Haksız da sayılmayız. Verilenler sadece dizi evreniyle sınırlı sanki. İçerik olına­yınca da insanlar alternatif izlence mecralarına kayıyor. İnternetten bir şeyler izleme alışkanlığı, izleme evreninin hacminin giderek büyü­yor oluşu bu yüzden. Geleneksel TV anlayışının değişmesi lazım. Ama değişirse alıcı bulabilir mi, emin değilim. Büyük kalabalıklar hala ekranın karşısına oturmayı seviyor. Bilgisayar karşısında kambur olmayı değil; yayılmayı yani…

Bir programın önceden tutacağını anlayabiliyor musunuz? Son dö­nemlerin en başaralı 3 TV projesi nedir?


Kısmen evet. Ama giderek değişen izleyici evreni artık talıminlerimde yanıltıyor beni. Bu iş kesin tutar diye bir şey yok. Daha çok karı­şımlardan hoşlanmaya başladık. Tamamıyla yerel değil, bir parça ithal, bir parça yerel, bir parça da fantastik tatlar taşıyan işlere bakıyoruz. Soı:ı dönemin üç önemli işi Survivor, izdivaç evleri ve Yetenek yarışmalarıdır. En iyi diyorum, buradan kalite çıkarmayın. En iyi geri dönüşüm alan işlerdir bunlar. Konuşulur, konuştururlar…

Bu sezon hangi programların başarılı olma şansı var?

Dilerim hepsi olsun ama izdivaçlar devam eder, gözetleme kuleleri iş yapar. Diziler zaten ortada. Yepyeni bir şey var mı, yok! Dolasıyla yekten isim vermek gibi bir acizliğe düş­mek istemem…

Kahveyle aranız nasıl? Kahvenin hayatınızdaki yeri nedir?

Aram hiç açık olmadı. İlk gençli­ğimden başlayarak anneannemle içilen sabah kahvesi alışkanlığım hep sürdü. Türk kahvesinin yeri ayrı ama daha sonra başka mecralar da keşfettik. Filtre kahve, granül filan derken şimdi espresso maki­nalarımdan yapılan ve envai çeşidi bulunan kahvelere meftunum…

Hangi tür kahveleri tercih ediyorsunuz?

Çifti kavrulmuş sert kahveler ilk tercihim. İlle de bir isim verecek­sem Kıbrıs’ta Mağusa’da tüketilen Oza isimli kahveyi tek geçerim. Hafif kahveler de var ama aram öyle fantastik karışımlarla iyi değil… Özellikle son yıllarda ülkemizde kahveye olan ilgi gittikçe artıyor.

Türk kahvesi sizce gereken ilgiyi görüyor mu?

Görmesin, gerek yok. Bir çılgın salgın gibi yayılan her şeyin tadı kaçıyor. Türk kahvesi çok farklı bir pişirme ve içim şekli olan harika bir likit. Sağlıklı olduğu konusunda da hiç şüphe yok. Doyurucu etki­siyle ciddi şekilde kilo verınişliğim de vardır. Biline…

coffeemag: Kocatepe Mahallesi, Selanik Caddesi No: 39/17 06420 Çankaya / Ankara 0312 323 91 53 – 0538 406 31 40 www.coffeemag.com.tr